İsteğin olmadığı yerde sevgi bulunmaz. Mahatma Gandi

Mavi Kelebek

11 Tem 2010 Kategori: Güncel

Yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birini teşkil eden Bosna Savaşı (1992-1995) esnasında Uluslar arası Kızılhaç Örgütü verilerine göre Bosna Hersek’te 312.000 kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların 200.000 kadarı Boşnak halkına ait olup bu halk dünyanın gözü önünde sistematik bir soykırıma tabi tutulmuştu. Bu soykırım esnasında çağdaş, insan hakları savunucusu batı sadece izledi. Tarihinde utanç tablosu haline getirdiği bu durum karşısında iş işten geçtikten sonra yalandan kıpırdandı. Sonunda ise bugün itibariyle önce Yugoslavya’yı parçalayanlar bugün bir araya getirmeye çalışıyor. Sonuç ise ekonomik, kültürel, sosyal olarak halen kendine gelememiş bir ülkeler, topluluklar, devletçikler hali var. Tüm yaşananlardan sonra ise bir araya gelmelerini pek mümkün görünmüyor. Bugün ülkemizde etnik olarak bölücülüğü kışkırtanların ulaşmak istedikleri uzak hedefi görmek adına Bosna gayet güzel bir örnek.

Bölgede her geçen gün yeni toplu mezarlar açığa çıkıyor. Bugüne kadar 370’in üzerinde toplu mezar bulundu. 28.000 kayıp insandan 25.000’inin Bosnalı Müslüman olduğu söyleniyor. Elde edilen bulgulara dayanılarak soykırıma uğrayanların sayısının 20.000’e kadar çıkabileceği tahmin ediliyor.

Bugün her yıl olduğu gibi 11 Temmuz anma gününde bulunan toplu mezarlardan DNA testi sonucu bilgilerine ulaşılabilen 774 kişi törenle toprağa verildi. Hiç yoktan aradan geçen 15 yıla rağmen sevdiklerinin bir mezarına dahi olsa kavuşanların yanında, bulunmayı bekleyen toplu mezarlarda 4000′ne yakın insan daha var.

Peki Mavi Kelebeklerin hikayesi ne ?

Bosna ve Kosova’daki katliamlarda öldürülen sivillerin gömüldüğü toplu mezarların yeri bilinmiyordu, ki pek çoğunun halen de bilinmiyor.

Söylenenlere göre toplu mezarların saklanmasında gösterilen itina pek az şeyde gösterilmiş. Mezarlar hem derin kazılmış hem de üstü kapatıldıktan sonra çevrenin doğal bitki örtüsüne uygun olarak yeşillendirilmiş.

Bugüne değin bu işlerle (toplu mezar bulma) ilgilenen insanların kullandıkları yöntemler (uydu resimleri vb) bu yüzden pek işe yaramamış.

Derken, mevcut coğrafyanın belli bazı bölgelerinde kelebek nüfusunda ciddi bazı artışlar gözlemlenmiş.
Bu bölgeleri inceleyen uzmanlar bu bölgelerdeki bitki örtüsünde de tuhaf bir zenginleşme keşfetmişler.
Bunun nasıl olduğunu anlamak için araştırma yaparlarken bu yerlerin altındaki cesetlere ulaşmışlar, araştırma derinleşmiş, ve toplu mezarlara ulaşmışlar.

Pekiyi bu nasıl olmuş?

Toplu mezarlara gömülen cesetler toprağa karıştıkça toprağın besleyiciliğini artırmışlar (mineral vb yönünden), ve bu da bölgede bulunan misk otu ya da yavşan otu olarak bildiğimiz bitkinin (artemisia vulgaris) coşup fışkırmasına, ve bu da yalnızca bu bitki ile beslenen mavi kelebek nüfusunun artan besin miktarına paralel olarak artmasına sebep olmuş.

Olay basına yansıyınca yerel halk da araştırmaya katılmış ve öncelikli bölgeler belirlenip bu yolla pek çok toplu mezara ulaşılmış.

Bir teori vardı hatırlarmısınız bilmem. Ekvatorda bir kelebeğin kanat çırpışlarının kutuplarda fırtına oluşturma ihtimalinden bahsediyordu. Bu ne kadar doğru ya da yanlış bilmiyorum ama Bosna’da kanat çırpan mavi kelebekler toprak altında topluca yatanların çığlığı misali çırpıyor kanatlarını. O kelebeklerin kanat çırpışları ile bulunan toplu mezarlardan bizim beyinlerimizde bir fırtına yaratma ihtimalini barındırıyor, yaşananları unutmamak, anlamak adına
.

100 Yıllık Okulum Benim

7 Tem 2010 Kategori: Kategorisiz

Mezun olduğum Tapu ve Kadastro Meslek Lisesi’nin 15 Ocak 2011 yılında 100.yılı kuruluşunu büyük bir katılımla Ankara’da kutlayacağız. 98 mezunlarından Hışır kardeşimin farketmesi ile başlayan kıvılcım ateşlendi ve olması gerektiği gibi bir organizasyona dönüşme aşamasında. Bu yolda emeği geçen ve geçecek herkese başarılar diler ve tebrikler ederim.
Üzerine yazı yazmak istediğim önemli bir hayat parçasıdır lise. Üzerine acaba ve keşkeli cümleler dizdiğim hayatımdaki dönüm noktalarından birisidir. Sanırım benim gibi yatılı okulda hayatı geçenler içinde aynıdır. Hep bir hışımla kaleme sarılmama rağmen, halen net olarak hissettiğim şeylerin ne olduğu konusunda tereddütlerimden dolayı herhalde bir türlü yazamıyorum. Bazen nefret bazende sevinç iç içe geçiyor, belki de asıl olması tam da hissedilmesi gereken bu. Ama nasıl oluyor da bir yandan severken, bana kattıkları için minnettarken diğer yandan da postacının kazandığınız zarfını getirdiği güne lanet edebiliyorum. Bende ki merak duygusunu azdıran da bu sanırım. Herhalde iki arada bir derede olan bu duygu ömrüm sonunda kadar devam edecek. Belki de onu bu derece unuttturmayan da bu duygu. Neyse.
Etkinliğin internetteki adresi ve buluşma noktası http://100senelikokulumuz.org
Büyük bir aksilik olmazsa liseye ilk gittiğim gün gibi trenle 15 ocak 2011′de Ankara’da olacağım. Dostlarla aradan geçen zaman, alınan kilolar, dökülen saçlar ve yeni anılarla eskilerden bahsetmek için orada olacağım. Sizleri de bekleriz büyük ailemizin bir parçası olmaya. Salıcakla kalın.

Çok Yaşa Amerika

4 Tem 2010 Kategori: Kategorisiz

Bugün Amerikan Kongresi’nin Britanya’dan bağımsızlığını ilan ettiği günün yıl dönümü. Bizim adımıza devletimizin büyükleri arka kapılarda, gizli toplantılarda gösteremedikleri endamlarını bugün tebriklerini dağıtmak adına resepsiyonlarda göstermişler ya da gösteriyorlardır. Bende kendi yerimden Amerikan’ın İngiliz sömürgesinden kurtulduğu 1776 yılının 4 Temmuz’unu kutluyorum. Ama sadece o günü ve o yılı. Daha sonradan değişen yüzünü elbetteki kabul ve takdir etmem bizim devletimizin,milletimizin protokol müdavimi adamlarının aksine mümkün değildir.

Bağımsızlık bildirgesinde Thomas Jefferson şöyle demiştir:
“Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir, bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır, bu hakları korumak için insanlar arasında meşru, iktidar hak ve yetkilerini yönetilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur. Herhangi bir hükümet şekli, bu amaçları tahrip eder bir nitelik kazanırsa, onu değiştirmek veya kaldırmak ve temelleri kendi güvenlik ve refahlarını sağlamaya en uygun görünecek ilkeler üzerine dayanan, güç ve yetkiyi aynı amaçla örgütleyen yeni bir hükümet kurmak o halkın hakkıdır.”

Amerika’yı kuran nesil, bizim Çanakkale’de savaşan neslimiz gibi torunlarının halini görse herhalde üzülürdü. Bu 4 Temmuz tarihinin diğer bir ironik yanı ise aynı güne rastlayan başka bir tarihsel olay.
Kapitalizm, vahşi kapitalizmin ihracatçısı konumunda olan Amerika’nın kurtuluş gününden 73 yıl sonra aynı gün Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifestosunun yayımlanması sanırım. Zıtların etkileşimine ilave olarak bu da zıtların kesişimi herhalde.

Bir diğer ironik nokta ise canım ülkem için. Bir ülkenin kuruluşunun günü olan 4 Temmuzun, bizim ülkemizin tutsaklığa giden yolda ardı arkası kesilmeyecek ticari,ekonomik bir sürü anlaşma (kapitülasyon) sürecinin ilk adımının atıldığı 23 Şubat 1945′den sonra süre gelen anlaşmalar dizisinden bir yenisinin 4 Temmuz 1948 yılında Türkiye - Amerika Birleşik Devletleri İktisadi İşbirliği Anlaşması’nın imzalanmış olması sanırım.

Ben benzettim, birde siz dinleyin.

29 May 2010 Kategori: Kategorisiz

Müzik kulağım yoktur diye düşünüyorum. Tesadüfen dinlerken benzettim birbirlerine bu iki parçayı. 2009 Eurovision şarkı yarışmasının birincisi Norveçli Alexander RYBAK’ın Fairytale parçası ile 1984 Alman-Türk ortak yapımı olan, yoksul bir ailenin çocuğuyla, tüm umutlarını ve dostluklarını paylaşıp gönül verdiği horozunun duygusal öyküsünü anlatan “Gülibik” filminin müziği.
O dönem medyada yazıldı çizildi mi bilgim yok. Zaten dinleyip siz karar verin, benzeyip benzemediğine.
Bu aralar gene bir Eurovision şarkı yarışmasının rüzgarı var, gördüğüm kadarıyla televizyonda. İlk çıkış noktası ise çok ilginçmiş bugün geldiği noktaya göre. Hikayesi şöyle:
“Eurovision Şarkı Yarışmasının yapılmasında ana amaç ülke televizyonları arasında ortak canlı yayın yapabilme kabiliyetini gerçekleştirme ve kaliteyi arttırmaktır.”[Wikipedia]
Biz de kazandığı anlam ise tıpkı futbol maçlarında olduğu gibi “Avrupa Avrupa duy sesimizi, işte bu Türklerin ayak sesleri” kıvamında ezik kardeşin büyük abilerine kendini ispatlama yarışına döndürülüyor. Belki bundandır ki yıllardır bizi anlatan kültürümüzden ortak dilli şarkılardan ziyade, büyük abilerimizin kendi kültür ve diline has şarkılarla ve de profesyonel şarkıcılar, gruplarla yani ağrı toplarla Viyana surlarında acaba bir delik açarmıyız diye katılıyoruz. Böylece Türk’ün haşmetli gücünü görsünler, bundan 600 yıl önceki gibi yusuf yusuf yusuflasınlar diye ya da daha çok başımızı okşayıp aferin desinler diye. Kısacası batılılaşmayı batı takliti haline sokanların yarattığı Türkiye’nin bir küçük yansıması olarak görmek ve bizdeki anlamına şarkı, müzik, paylaşım, etkileşimden ziyade asıl bu pencereden bakmak lazım gelir diye düşünüyorum.
Finali de bu akşam TRT’den yayınlanacakmış. İzlerim sanırsam bir aksilik olmazsa. Kendi ülkeme oy verme hakkı tanınsaydı, sanırım oyumu Manga’nın “We could be the same” adlı parçasına vermezdim.


BENİ BU HAVALAR MAHVETTİ

17 May 2010 Kategori: Kategorisiz

Tam öylesine havalar var sanki bu zamanlarda, hele de akşamüstü akşamüstü, öğlen sıcağının üstüne akşamın hafif serinliği çöktüğünde Orhan Veli’nin bu şiirindeki duygu sarıyor vücudumun her hücresini. Bu aralar okul işlerinden ve hayatın düşünsel ve duygusal çelmelerinden fırsat bulup da pek birşey yazamaz da oldum sana sanal günlüğüm. Arkaya atıyorum hep şunu da yazayım bunu da yazayım diye ama birikiyor dünün işleri yarınımın gittikçe önünde. Set olup da altında kalmadan toparlamak da lazım diyor bir yanım, diğer yanım ise Orhan Veli’nin şiirindeki gibi tuz misali unut deyip ne varsa, aklımın denizinde ya nasip kayığıma çarpan dalgaların kokusundaki tuza dönüşüyor akşamüstü düşlerinde. Bu aralar Orhan Veli yanım ağır basıyor, hadi hayırlısı.

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Orhan VELİ

Nereye gideyim (Kata Seri Sepkeri)

11 May 2010 Kategori: müzik

Sözlerinin anlamını bu parçayı tesadüfen Youtube’da dinledikten sonra bulmuştum. İlk duyduğumda hissettiğim şeylerin karşılığını buldum sözlerinde de. O yüzden sözlerden ziyade insanlığın ortak dili müziğinden akıp gelen duyguda arayın siz kendi sözlerinizi. Yine de merak edenler için sözleri aşağıda. Buyrun isterseniz, tıklayıp dinleyin.

NEREYE GİDEYİM

Gözlerim kör olsaydı
Yüzünü görmeseydim
Bu dağlar, köyler
Mezarımız olsaydı.

Nereye gideyim, Ne yapayım
Seni nasıl unutayım
Sen aklımdan gitmiyorsun
Bunu nasıl inkar edeyim

Cahilim nereye gidiyorsun
Beni yalnız bırakıyorsun
Ben sana gitme dedim
Gidersen yalnız kalırsın

Söyleyen: Müge Tosun



Günlük Hakkında

Hep şöyle deniliyordu. "Konuştuklarımız atmosferde bir yerde kalıyor, ileride teknoloji gelişince bütün söylediklerimizi dinleme şansımız olacak". Benim tüm umudum aslında bundaydı. Sanırım bunu görmeye ömrüm yetmeycek gibi duruyor. Hal böyle olunca, birde söylediklerimi unutmaya başlayınca yazayım dedim hiç olmazsa biryerlere. Boş mu konuşmuşum yoksa dolu mu ilerde kendim değerlendiririm. İşte bu fikirle birde havaya yazmaktan sıkıldım herhalde başladım bende yazmaya. Kendime dair, hayata dair yani halen çözemediğim iki bilinmeze dair buğusu kalkan netlikleri zikredeceğim yavaş yavaş burda kabul buyurursanız sevinirim.


Okuyorum



  • Devlet Adamı

    Devlet Adamı - Platon/Eflatun

Kütüphanemi Göster

StatPress

Visits today: 26

Bakalım Neler Yazmışım

 

Eylül 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ağu    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

"Yazilarin mail adresime gelsin" diyorsan

Locations of visitors to this page
widgeo.net